24 Nisan 2017 Pazartesi

Bölüm 3: Cumhuriyet


O akşam heyecandan uyuyabildim mi, telefonda konuştuk mu hiçbir şey hatırlamıyorum. 26 Kasım 2008 ve ben bir kar tanesiyken onunla bir olup dik ve uzun bir yokuştan aşağı yuvarlanmaya başladım. Heyecanlıydım ne yapacağımı bilmiyordum mutluydum ve korkuyordum. Sanırım aşk böyle bir şey. Ertesi sabah servisten iner nmez onu gördüm ama şükürler olsun ki servsimiz geç gelmişti ve biz törene zar zor yetişmiştik, biz gelir gelmez hazırola geçildiği için yanıma gelemedi ben de hayatımda belki de ilk defa bu kadar çok utandığım için onun yanına gitmedim. Tören bitiminde koşar adımlarla sıranın en önünden sınıfımıza doğru gidiyordum ki bana yetişti -tabiki de yetişecek ben 1.62 cm boyumla ve 35 numara ayaklarımla attığım minik adımlarla onun 1.86 cm boyu ve 46 numara ayaklarıyla attığı adımlardan kaçmayı neden bekliyorduysam- "neden yanıma gelmedin? Sabahtan beri seni bekliyorum, seni çok özledim" dedi ben tam bir şeyler gevelemeye başlıyordum ki tiyatrocu, kara, bal ve kelebek tam arkamızdan "kalbimin orta yerinde bu nası bi cumhuuriyet seninki nasıl bir hakimiyet" diye şarkı söyleyip alkış tutarak sınıfa girdiler. Bütün herkes aramızdaki "şakacıktan" ilişkinin gerçeğe dönüştüğünü anladı, herkes teker teker "ooooo hayırlı olsuuun" demeye başladı ben ise acaba daha önce sabahtan bu yana utandığım kadar utanmış mıydım diye düşünüyor başımı yerden kaldıramıyordum. Kelebekle yer değiştirdi ve yanıma oturdu diye hatırlıyorum. Ders matematikti ve o ilk tenefüste biz yine yan yana oturup konuştuk. Benim daha önce sevgili gibi bir şeylerim olmuştu ama onun ilk sevgilisiydim ben. Şu an bunu gururla söylyorum ki o da benim ilk gerçek sevgilimdi. "Sevgililer her şeyini paylaşır ya, biz de her şeyimizi paylaşalım olur mu?" Demişti bana. Çok tatlı ve çok aşıktı, ben onun kadar aşık değildim başta, bunu çok net hatırlıyorum. Boğulduğumu hissediyordum ama nedense hiç "öff ben vazgeçtim bu sevgililik işleri benlik değil" diyemiyordum, iyi ki de dememişim. Daha önce de her anımızı beraber geçiriyorduk ama artık bu resmi bir ilişkiydi ve çok güzel, çok büyülü, çok masumdu. Safranbolu Anadolu Öğretmen Lisesi'nin Diş telli sevgilileriydik biz.

 Her neyse, sevgili olduğumuz 2 günün ardından haftasonu geldi, o kara haftasonu. Veli toplantısı vardı ve ben liseye geçtiğimden bu yana ders çalışmayı falan tamamen bırakmıştım ve notlarım rezaletti. Ailem eve geldi, büyük bir kavga koptu, telefonum elimden alındı ve bu esnada içindeki fotoğraflarımız görüldü. Beni tanıyan blogumu okuyan herkes ailemin düşünce yapısını çok iyi bilir ve bu düşünce yapısı doğrultusunda benim değil sevgili, erkek arkadaşlarımın olması bile ailem için büyük bir kabustu. Kıyametler koptu tabi. Pazartesi okula gittim, durgunluğumu anında fark etti "beni eskisi kadar sevmiyo musun?" dedi bana. Güldüm çünkü daha 1 haftadır bile birlikte değildik. Ben gülünce o da güldü, gözleri güldü, sonra defterime bana yazdığı şiiri geçirdi. Ben onun yazmasını istedm çünkü onun elyazısı bende kalsın istedim. O daha sonra sevmediği kötü bulduğunu söylemiş olsa da dünyanın en güzel şiiriydi o şiir. Bana yazılan ilk şiir, 15 yaşında bir çocuğun tertemiz duygularıyla sevglisine yazdığı aşk şiiri. Biz okuldayken annem onun annesinin yanına gidip aramızdaki şeyin sonlanmasını kendilerinin böyle şeylere müsade etmediğini söylemiş. Ben bunu ertesi gün Karamel'den duydum. O kadar kötü oldum, onurum gururum her şeyim o kadar ayaklar altına alındı ki anlatamam. Ama o beni hala seviyordu, ailemin bu yaptığına rağmen gözlerindeki aşk hala değişmemişti.
 Ne kadar sonraydı bilmiyorum, yeni yıldan sonraydı ama sanırım, zira bana çoktan hala hediye paketine kadar sakladığım ara ara kullandığım pembe kelebekli nike cüzdanımı hediye etmişti, Ankara'ya gittim diş teli tedavim için, bu esnada o cüzdanı kullanıyordum. Ona oradan bir balık aldım. Bir de küçük fanus. Balıkçığı tüm yol boyunca getirdim ancak fanusu Karabük'e gelince çantamda patlattım. Ben de balığı başka bir kaba koyup sakladım ve ertesi gün ona hediye ettim. "Bunu napıcam ben bakamam buna al bunu" gibi bir şey söyledi ve kalbimi kırdı, bin parçaya böldü. Bununla da kalmadı artık yapamıyorum diyerek benden ayrıldı. "Önemli değil tamam" dedim ama duygularımı saklayamadım. Bu defa da ben ona yarınlar yokmuş gibi aşıkken o beni elinin tersi ile itiyordu. Kulaklıklarımı takıp müzik dinlemeye başladım. Kıyamadı bana sanırım, ya da acıdı, bilemiyorum. Özür diledi ve ben ilk defa onu affettim. Beraber okulun maçlarına gittik o güzel karların altında el ele tutuşarak. Okuldan ilk defa kaçtım onunla. O güzel kış günlerinde karda yürüdük beraber arkamızda izler bırakarak. Peri masalımızda çıkan küçük sıkıntıyı savuşturduğumuzu düşünüyordum ancak yanılıyormuşum. Bu ilk ayrılıktan sonra her Ankara'ya gidişimde korktum "ya beni terk ederse? ya beni sevmezse?" biliyorsunuz o zamanlarda telefonlarımızda internet yoktu ve bizim gibi farklı operatörlerdeyseniz mesajlaşmanız çok zordu. Benim her yöne mesaj hakkım vardı ama o yapamıyordu. Ben ona mesaj atıyordum o ise beni çaldırıyordu. Saçma ama çok güzel, romantikti. Bu nedenle onunla okul dışında iletişimde kalamıyordum. Sonra sömestr tatili girdi araya ben Beypazarı'na gittim. Giderken çağrılarıma geri dönmedi ve ben mesaj atmaya devam ettim. Sonunda ablasından fatura ödemesi geciktiği için beni çaldıramadığı telaşlanmamam gerektiği ile ilgili bir mesaj aldım.
Korktuğum şey 9 Şubat 2009'da başıma geldi. "Ben başkasına aşık oldum, bitti" diye bir mesaj geldi. Kabus gibi bir şeydi hiçbir şey yapamamak, yanına gidip bu ne demek diye soramamak, arayıp ulaşamamak. Sanki boğuluyor gibiydim, sanki beni minicik bir kavanoza kapatmışlardı ve nefes alamıyordum. Bana dinlettiği bir şarkı vardı, broken, onu dinliyordum, bunu dinliyordum ve ağlıyordum. Ancak bu ayrılığın ileride yaşayacaklarıma oranla daha hiçbir şey olduğunun farkında değildim...

(Çok ara vererek yazdığımın farkındayım ancak benim için çok da kolay olmuyor geçmişi hatırlamak. Yine de desteğiniz ve mesajlarınız için çok teşekkür ederim.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder